Pazartesi, Şubat 01, 2010

çocuklu ve mutlu

Artık yazma vakti geldi dedim kendime. Peki bu uzun aradan sonraki postumun konusu ne olmalıydı. Baktım ki herkesin merakı aynı yönde iki çocuklu olmayı merak edenler var. Buyurun bakalım iki çocuklu nasıl olunuyormuş.

En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim de 2. yi düşüneneler moralini bozmasın. Çocuklu ve mutluyum işin özünde. Yorgunum, uykusuzum, yine eve tıkıldım, sosyal hayat sıfır... liste uzarken mutluyum ama ben.

Hamilelik dönemi zor geçti. Mert küçüktü. İhtiyaçlarını ben karşılıyordum. Yemek yedirmek, uyutmak, tuvalete götürmek, üst baş değişmek... Hem hamile hem bir afacanın peşinde paytak paytak koşan ben dışarıdan heralde komik görünüyordum . En zoru da Mert i kucaklayabilmekti o dönemde. Çok şükür o dönem geçti. Yiğitim 4. aya yaklaşıyor. Mertimin kıskanma durumları var ama çok normal boyutlarda olacak o kadar.

İkinci çocuk kolay olur derlerdi hep. Kim demişse doğru söylemiş. Daha tecrübeliyim. Yapılan iş aynı aslında birinciyle. Ama anne tecrübeli. Yiğit ağlarken ben de onunla birlikte ağlamıyorum. Biliyorum gazı var ağlayacak ve o gaz çıkacak. Mert de öyle miydi! Ana oğul bir olup ağlıyorduk.
Mert ağladığı sırada birisi benden birşey isterse ertelerdim isteğini. Mert önemliydi. Ağlaması kesilmeliydi. Ha şimdi Yiğit tabi önemli; ama Yiğit ağlarken Mert gelip anne su verer misin dediğinde suyunu veriyorum. Tuvaleti gelmişse, Yiğit i bırakıp O nu klozetine oturtuyorum. Yani kısaca elim ayağım dolanmıyor birbirine. İkinci çocuğa odaklı yaşamıyorum. Dünyam Yiğit e focuslu değil, Mert de var. Birinci çocuk böyle değildi. Umarım anlatabilmişimdir. Focuslanmayınca ikinciye, daha kolay oluyor günlük yaşam. Gece 50.000 kez Yiğit e nefes alıyor mu diye bakmıyorum. Her vıklamasına yanına koşmuyorum. (O vıklamalar ağlamaya dönüşmüyor her seferinde, bebek uyumaya devam ediyor aslında. )Eminim birinci çocukta her anne bunları yapıyordur. Ya da benim gibi pimpirikli her anne.

Çocuk sahibi olduktan sonra herşeye yetişeceğim dürtüsü bende kayboldu. İki çocuklu bir kadının evi dağınık olabilir, akşam yemeğinde ailece kahvaltı da yapılabilir, misafir gelecekse çarşıdan ikram etmeye hazır birşeyler alınabilir, sinemaya gelen filmler kaçırılabilir, arkadaşlarla uzun süre görüşülmeyebilir, yılsonu indirimleri kaçırılabilir, yeni açılan bir yer sonra denenebilir...

Peki bu liste uzarken nasıl oluyor da ben mutlu oluyorum? İşin sırrı o iki çift gözün bana ışıl ışıl bakmasında, postumu yazmaya çalışırken Mert in tepemden inmeyişinde, Yiğit in yatarken başını ve omuzlarını neredeyse belden yukarısını kaldırarak beni kucağına al diyen bakışlarında, Mert in anne heni kok heviyoyum deyişinde, Yiğit in gaz çıkardığındaki benim rahatlayışımda, Mert in evin içinde ben abiyim diyerek horoz gibi gezişinde, yemek yaparken Mert in sandalyeyi tezgaha çekip anne ben asçı oldum deyişinde, Mert in bir iş becerdiyse gözlerinin içinin muzur muzur gülüşünde, Yiğit in banyo yaparken yıkanmamak için direnişinde; minik elleriyle küvetinin kenarını sımsıkı tutuşunda, pazar sabahları beraberce hazırladığımız geniş kahvaltılarımızda, Mert in akşamları babasıyla salonun ortasında boğuşmasında, gecenin bir yarısında anneeedim bana bibevonda hüt yapar mısın seslenişinde, sabahları yanıma koşup yorgan maceraları oynayalım mı deyişinde.... ve bu liste diğerinden daha uzun olarak uzayıp gidiyor.

Uzun lafın kısası çocuklu ve mutluyum. Şükürler olsun bu günümüze.

Cuma, Kasım 20, 2009

depresyondayim

Anneligin en guzel tarafi bebegini emzirmek olsa gerek. Malesef bunu yapamiyorum.Yigit sarilikken biberonla mamaya basladim. Biberona alisinca anne sutunu almamaya basladi. Cok canim sikkin. Mert biberonla mama yemisti ama anne sutunu de 2 sene aldi. Cok caresiz hissediyorum. Uyku gozumden akiyor. Cocuklar uyurken Yigit her an kalkabilir! Biraz uyumaliyim. Umarim bu donemi cabuk atlatirim da yazilarima da donebilirim.

Perşembe, Kasım 12, 2009

hoşgeldin Yiğit İbrahim

Yiğit İbrahim 1 ay 3 günlük oldu. Pek maceralı geldi aramıza. Hoşgeldin bebeğim, iyi ki geldin. Nereden başlamalı anlatmaya acaba. Ankara da doktor araştırmaları mı, hastane araştırmalarımı mı anlatsam! Onca Ankara seferlerimiz, aylık kontroller derken Yiğit Bolu da dünyaya geldi.
37 haftalık hamileyim. Günlerden Perşembe Ankara ya Cumartesi gideceğiz. Gidicem ve artık dönmiycem. Doğumu bekliyecem Ankara da. Evde tüm hazırlıklar tamam. Eşim iş dolayısıyla Çarşamba günü Ankara ya gitti. Giderken sizi de götüreyim dedi. İstemedim. Ben 2 gün sonra gidicem şimdi gelmiycem dedim. Evde yapmam gereken işler kafamda hala. Hiçbirşey planlı olmuyormuş şu hayatta. Gece 01:36 aman Allah ım evde yalnızım Mert uyuyor. Yiğit gelmeye kararlı. Doktorumu aradım. Ayça hanım Ankara ya gelmeye kalkmayın en yakın sağlık merkezine başvurun dedi. Riske atamam. İyi de ben Bolu da hastane, doktor bilmiyorum ki! Aysel ablamızı Mertin yanına getirttim. Alt komşumu aradım. Zaten herşey hazırdı. Biz doğru Bolu ya yola koyulduk. Eşim de annemle birlikte Ankara dan yola çıktı. Mert i evde bırakmak zordu çok zordu. İlk defa bırakıyordum, mecburdum. Merdivenden iki basamak indim, döndüm koştum odasına tekrar Mertime baktım. Gitmeliyim artık. Peki Bolu da nereye gidicem ben şimdi. Büyük Kadın doğum hastanesini tercih ettim. Gecenin 2 sinde pek araştırma yapmaya fırsat yok. Ne de olda devlet hastanesi, yüzlerce kadın doğum yapıyordur diye gittik Bolu kadın doğum hastanesine. Ben hastanede epüdral diye inliyorum. Biliyorum ki epüdralin takılma zamanı var. Bir zaman sonra takılamıyor. Hemşire burada epüdral yok deyince yüzümdeki ifadeyi anlatmam imkansız olur. Allah kimseyi darda koymuyor.

Çok şükür 9 Ekim 2009 sabaha karşı 04:30 da Yiğit İbrahim normal doğumla aramıza geldi. (3150gr, 50cm, 34cm)Doğumhaneden çıkınca annemi gördüm. Eşimle rekor bir hızla, bir buçuk saatte Ankara dan Bolu ya gelmişler. Doğuma yetiştiler.

Bizim hikayemiz böyle. Gerisinde sarılıktan 2 gün hastanede yattık. Çok şükür evimizdeyiz. Şimdi gaz sancıları peşimizi bırakmıyor, derken günler de böyle geçiyor. Şu an gece gündüz karışmış durumda. Hangi gündeyiz pek bilgim yok, her gün birbirinin aynısı. Bu günler de böyle geçecek biliyorum.

Mert e gelince, kardeşini çok seviyor. Beni kıskanıyor ama belli etmiyor. Gözümü ayırdığım an Yiğit in tepesinde buluyorum. İlk iş şapka ve eldivenlerini kaçırıyor. Daha çok küçük Mert, abi demeye dilim varmıyor. O daha minik bebeğim benim.

Yiğit İbrahim oğlum hoşgeldin, iyi ki geldin, seni çok seviyoruz. Adın gibi ol. Hayırlı ömrün olsun. Vatanına, milletine, annene, babana hayırlı evlat ol. Merhametli ol ,dürüst ol ,vicdan sahibi ol. Fırsat buldukça ikinizi de burada anlatacağım. Büyüdüğünüzde inşallah beraber okuyacağız bu sayfaları. İkinizi de çok seviyorum.

Cumartesi, Eylül 19, 2009

iftar sofrası 2009



Bu ramazan bitmeden bir iftar sofrası hazırlayabildiğim için mutluyum. Malum hamilelikten ötürü bu ramazan benim için biraz sönük geçti. İftar telaşı derken soframın ve börek hariç diğer hazırlıklarımın fotolarını çekemedim. Ama herkesin beğendiği benim de içime sinen bir sofra hazırlamıştım.

Bu yazımı okuyan herkesin bayramını kutluyorum. Sevdiklerinizle sağlıklı nice güzel bayramlarınız olsun.

İftar menüm:
  • mercimek çorbası
  • fırında soslu biftek
  • bademli pilav
  • bezelye
  • patatesli gül böreği
  • közlenmiş kırmızı biber salatası
  • havuç salatası
  • mevsim salata
  • benim özel burçaklı tatlım

Cumartesi, Eylül 12, 2009

biri bana anlatsın lütfen!

Doğuma 2 ay var. Doğum iznime de ayrıldım. Diyeceksiniz ki hazırlıklarını yap, evde bol bol dinlen. Amacım da buydu zaten. Kitaplarımı okurum, Mertle oyunlar oynarız, ne zamandır yapamadığım evde düzenlemeler yaparım.... Ne mümkün. Elime kitap alamıyorum dahi. Bütün gün ruh gibiyim geceleri uyumamaktan. Evet 2.5 yaşındaki oğlumun yeni huyu kendi yatağında yatsa da gecenin 12, 1, 2, 3, 4,... farketmez uyanacak ve yanıma gelip yatacak. Beraber uyumuyoruz. Mert tavşan uykulu bir çocuk. Ben kıpırdasam uyanıyor. Sabaha kadar yanında nefes almadan yatmaya çalışıyorum ki uyanmasın. Ama olmuyor. Sık sık uyanıyor mızlanıyor. Doğduğundan beri uykumuz hep böyleydi. Ben de alışmıştım bu duruma. Ama artık azıcık uyku istiyorum ki doğumdan sonra zaten uyumayacağım açık...

Oğlum güzel oğlum, yakışıklı oğlum uyusana yavrum. Akşam yemeğini yediriyorum, gece yatmadan sütünü de içiriyorum, çişi de yapıyoruz, uyuyorsun. Sonra neden kalkarsın! Uyandığında gece sütünü de veriyorum. Tekrar uykuya geçiş yapmıyorsun. Benim yanıma geliyorsun, sabaha kadar mızlanma devam. Bunları yazarken şikayet değil amacım. Burada herşeyi paylaşıyoruz. Paylaşıyorum, yazıyorum, rahatlıyorum bir nebze. Yoksa herzaman dediğim gibi oğluşum; sağlıklı ol da uyuma sen. Seni çok seviyorum.

Pazartesi, Eylül 07, 2009

doğum izni

Klişe laf; günler ne çabuk geçiyor! Yiğitim in gelmesine az kaldı. 32 haftayı tamamlayan ben, doğum iznime ayrıldım. Mert te 37. haftaya kadar çalışmıştım. Bu sefer öyle yapmadım. Doğuma 2 ay kala iznime ayrıldım. Evde yapmam gereken bir takım düzenlemeleri yapacağım, Mertle daha çok beraber olacağız, kitaplarımı okuyabildikçe okuyacağım, alınmış izlenmeyi bekleyen onca dvd yi Mert i gece yatırıp izleyeceğiz (umarım), alışverişlerimi halledeceğim, daha hiç hazırlığım yok ama bende rahatlık var. İkinci hamilelikte daha dingin oluyormuş insan. Telaşa lüzum yok cinsten. Daha rahatım. İnşallah böyle devam eder. Mertle ben de anneliği öğrenmeye başlamıştım. Yiğitle daha kolay başa çıkarım gibi geliyor. Bakalım neler olacak...

Salı, Eylül 01, 2009

mim: 7 ilginç şey


Bu ödül bana Ayşenaz kızın annesi Hülya ve minik beyfendinin annesi Naile tarafından verildi. İkisine de teşekkür ediyorum. Benden kendimle ilgili 7 ilginç şey yazmamı istemişler.
  • Saçlarım ya uzun olacak, ya da kısa olacak. Tokaya gelmeli saçım. Şu enseme değen, önüme düşen saça deli olurum ben. Dayanamam, daralırım...
  • Kuaförde mümkünse 10 dakikadan fazla kalmamalıyım. Boya yaptıracaksam günler öncesinden kendime terapiye başlarım. Kuaförde saatlerini geçirenleri hiç anlamam. Fön çektireceksem dahi kaç dakkada çekeceğini sorar pazarlık yaparım. O derece vahim durumum yani. Napıyım ruhum daralıyor o kuaför koltuğunda.
  • Nezle, grip, soğuk algınlığı ne denirse işte asla olmamalıyım. Kendimden nefret edercesine sinir oluyorum burun tıkanıklığına, hem anne olduktan sonra hastalanmak lüks geliyor bana.
  • Arabayla yolda giderken; sağda solda önde arkada farketmez, nerede mezarlık görsem Fatiha okuyup üflerim. Araba çoktan mezarlığı geçmiş olsa da. Bu tutamadığım, yapmayınca huzursuz olduğum birşey.
  • Geceleri takıntı haline gelen mutfağı kontrol işi var mesela. Çaydanlığı kapattım mı? Sıcak su kapalı mı? Ocağın düğmeleri kapalı mı? Bulaşık makinesi kapalı mı? Kontrol ediyorum. Yatağa gitmeden birşeyle meşgul olmuşsam, tekrar kontrole mutfağa gidip öyle yatıyorum. Takıntı işte!
  • Evlenmeden önce her sabah tartıya çıkan ben, en son tartıya çıktığım zamanı hatırlamıyorum. Doktor kontrolleri dışında tartıya falan çıkmaz oldum.
  • 7. ilginç şeyi bulamam da ilginç değil mi sizce de!

Perşembe, Ağustos 27, 2009

uykuuuu uykuuuuu...

Bu yazıya başlık dahi bulamadım. Mert hasta. Nasıl olduysa pazartesi eve gittiğimde onu hapşururken buldum. Beklediğim gibi ilerledi. Şimdi burun da tıkalı. Doktora götürmeye gerek duymadım soğuk algınlığı diye. Gündüz uykularımızı tatilde bırakmıştık. Dün gündüz yeniden uyutmaya başladım. Uyuyunca dinlensin diye. Gündüz 3 saat uyuyan oğlum, gece 1 saat uyumadı. Nolcak bu uykusuzluk Allah bilir. Yatmadan önce 12 de O uyurken sütünü verdim yattım. Gece 3 te ağlayarak uyandı süt istedi. Kıyamıyorum. Sütünü verdim. Sabah 5 te tekrar uyandı. Süt istedi. Kalktım sütü hazırlamak için baktım peşimden gelmiş pıtı pıtı. Babam yede (nerde) diye sordu sabahın 5 inde! Bu arada babamız da yok yanımızda, yurtdışında. Baban gelecek oğlum dedim, gittik yatağımıza. Tabi oğluş gece 3 te uyanmasının ardından benim vakağıma (yatağıma) teşrif etti. Gece uykuları tam gaz benden kaçtı yani. Sabah 7 de zaten cin gibi olmuştuk. Nolcak nasıl toplayacağım bilmiyorum. Mert in uyanmaları acıkmasından değil, yapısı böyle benim oğlumun. Alışmıştım aslında. İşte şu hamilelikten sanırım gücüm azaldı. E tabi koca faktörünü de unutmamak lazım. Ne kadar yanda uyuma ile geceye eşlik etse de orda olması manevi güç sanırım. Bu arada benim de boğazımda yanma var. Ben de hasta oluyor gibiyim. Bunun için önlemlerimi aldım. İlaç alamıyorum. Nane, limon, ıhlamur, tarçın, çay, süt, bal, ... Allah ne verdiyse içiyorum. Nefret ederim hasta olmaktan. Hayatta en sinir olduğum şeydir burun tıkanıklığı. Onun için hasta olmamak için ne varsa yaparım. Kış mı geliyor nedir. Günler kısalıyor, hava burda zaten hiç yaz olmadı, geceleri hala yün yorgana devam... Üff daralmış durumdayım vesselam...

Perşembe, Ağustos 20, 2009

mimlendim :)





Ayşe kızın annesi Hülya tarafından mimlendim. Bu mim dalgası bana da geldi yehuuu :)
Blogları gezerken sobelemek görmüştüm. Bu mimlenmek ve sobelenmek aynı şey mi, farklı mı biri bana anlatsın lütfen.

Mutfak benim özel sığınağım. Kaçış yerim. Çok önemlidir benim için. Ev alırken dahi önce mutfağa bakmıştım. Hayalimdeki mutfak, eskiden Sen Herşeyi Düşünürsün Tefal programı vardı. Jale-Emel Hanımlar ın sunduğu, işte oradaki mutfaktır hep istediğim. Geniş, ferah, aydınlık, bol dolaplı, penceresinden bahçedeki çiçeklerinin göründüğü, pişirdiklerini hemencenik bahçedeki masanda sunduğun... Aklım karışıksa, mutfağa atarım kendimi. İyi gelir, zihnimi boşaltırım. Şanslıyım yemek seçmeyen bir eşe sahibim. İkimizin de güney-doğu mutfağına alışkın olmamız fazla zora sokmuyor beni. Tabi yeni şeyleri denemeyi de severim. Mertten önce özenli sofralar kurardım. Yemek pişirmek kadar önemlidir sofra düzeni. Şimdilerde çok ayrıntılı sofralar hazırlayamasam da, güzel sohbetlerin olduğu sofralar da yeterli geliyor. Çalışma hayatıyla daha bir pratik olma yolunu seçtim. Zahmetli yemekleri h. sonu yapıyorum. Mutfakta kirli çalışmayı sevmem. Soğan, patates, dometes... kabuklarını eviyeye soyup sonra temizlemem. Yemeği ocağa koyduğumda tezgah da temiz olur genelde. Mertim in öğlen yemeği muhakkak hazır oluyor ertesi güne. Akşam yemeğimizi de iş çıkışı yapıyorum genelde. İşim evime yakın :) İşten eve gelince biraz Mertle oynuyoruz, onunla vakit geçiriyorum. Sonra o paçama yapışmış vaziyette yemek yapmaya çalışıyoruz.
anne: oğlum bırak, baban gelecek yemek yiyeceğiz, yemek yapmam lazım
Mert: anne delsene, memek bapma. ben yemem
anne: oğlum baban yiycek ama
Mert: babam memek yemesin, anne lütten delir misin? (Bu soru cümlesi de Caillou dan öğrendik. Sonraki postumun konusu.)
Gel de gitme şimdi, gelirim oğlum gelirim.

Temiz ev benim için çamaşır suyu kokan ev demek. Mutfak, banyo, lavobolar mis gibi çamaşır suyu kokacak. Mümkünse tuvaletlere tuz ruhu da dökülecek. Çamaşır suyu hastalığı var. Domestos falan günlük kullanım için. Büyük temizlikte o eski çamaşır sularıyla her yer silinecek. Her çalışan kadın gibi temizliğe vakit yok. Hafta sonları da Ankara dayım genelde. Temizliğe gelen tatlı bir teyzemiz var. Neyse ki benim dilimden anlıyor. Şimdiye kadar sorun yaşamadık çok şükür.

Sosyal hayat, haaa haaaa.... Hiç güleceğim yoktu doğrusu. Gerede ye geldiğimizden beri kıyısında bile değiliz! Son gittiğim sinemalar elimin parmaklarını geçmez. Mert büyüdü de onu bırakıp gidebiliyoruz nadir de olsa. Şimdi inşallah Yiğit Paşam geliyor, aynı döngüye tekrar gireceğimiz düşünülürse elveda sinema. Amaaan zaten bizim ev hergün sinema!

Mert in büyümesiyle, Ankara ya gelmediğimiz h.sonları yakın yerlere gidiyoruz. Yakın mesafede çok güzel yerler var. Genelde h.sonları Ankara dayım; o da anneleri ziyaret, market alışverişi, Mertimi bir yerlere götürme gezdirme telaşıyla geçiyor. Arkadaş çevremden çok çoook uzakta kaldım doğrusu! Bu aslında hoşuma gitmeyen birşey.

Şu sıralar sosyal hayatım kitaplarım. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar okumamıştım. Yiğit acaba yazar felan mı olacak :) Deli gibi kitap okuyorum. Kitaplarım bitmeye yakın panikliyorum , hemen yenilerini netten sipariş veriyorum.

İnterneti de sosyal hayatın parçası sayarsak, hergün burada sizlerle buluşmak hoşuma gidiyor. Nette sörf yapmak denilen olay başımı döndürüyor, daralıyorum. Belli sitelere göz atıp çıkıyorum netten.

Hamilelikle beraber yürüyüş en büyük spor benim için. Aaaa pardon Mertim in peşinde koşmak en büyük spor, yürüyüş sonra geliyor.

Mertle ben de çocuk oluyorum. Bazen beni robotu yapıyor. Alıyor eline arabasının uzaktan kumandasını. Anne yobot yüvü (yürü), anne yobot guv (dur)... Bazen beni lokantaya gelmiş müşteri yapıyor o garson oluyor, bazen ben ceza kesen polis, o arabayı hızlı süren şoför oluyor.... Böyle gidiyor. Yeter ki ben kendisinden başka birşeyle ilgilenmeyeyim. Ah diğer işler olmasa! Hayattaki en keyifli şey Mertle oynamak. Çokça kitap okuruz oğlumla. Artık ezberlemiş kitaplarını. Ben söylemeden kendisi başlıyor anlatmaya. Bazen anne hadi faaliyet yapalım der. Sererim yere örtüyü, elişi kağıtları, renkli fon kartonları, renkli kalemler, yapıştırıcılar, makas, bant, kalem, kağıt... dökeriz herşeyi, başlarız yapmaya; maskeler, şapkalar, güneş, bulut, kuş, penguen, kelebek.....

Saklambaç çok seviyor Mert Paşam. Anne haklanıyım mı dedikten sonra kaçışını anlatamam. Sonra ben onu ararken sabredemediğinden kendini hemen gösteriyor. Anneee ben bugayım diye. Yorgan maceralarını da unutmamak lazım. Yatağın içinde yorganın altına saklambaca bu da. Anneee yonan manenalayı oynayalım mı? Oynayalım oğlum :)

İlgisi hala çabuk dağılıyor. Odaklanamasa da tam, puzzel ını bitirmeden kalkmıyoruz. Sonra legolara geçiyoruz, sonra arabacılık, sonra balon vurmaca, sonra Mert i sehpalarımın üstünden toplamaca :) .... oooooo... Bunlar ev içi Mertle kısmı. Dışarıda Mertle kısmı zannımca başka bir post konusu olur.

Şunları da yazmasam Mertle kısmı eksik olur. Yanlış anlaşılmasın hep güllük gülistanlık değil her anımız. Beni çileden çıkardığı zamanlar, ona kızdığım hatta eline vurduğum zamanlar da var elbette. Ama sonunu hemen tatlıya bağlarız. Mertim özür diler bi daha yapmıgam anne vöz (söz) der, ben de kocaman sarılırım ona..... sonra Mert tabi ki aynı şeyleri gene yapar :) Beni sinirlendirir.... bu böyle devam eder.

Mertimle hayat dolu, hayat güzel, hayat anlamlı. Her an yaşanmalı, her an koklanmalı, her an içine çekilmeli, her an hissedilmeli, her an şükredilmeli, şükretmeyi bilmeli.

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Malatya 3

Kayısı ve peynirden sonra Malatya ile ilgili diğer ayrıntıları paylaşmak istedim. Yazın gidilecek mevsim değil bana göre, çok sıcak. Gezmelerimizi akşam serinde yaptık. Kanal boyunda sağlı sollu pastaneler cafeler var. Favorim Mado dur. Mert in oynayabildiği çocuk oyun alanı vardı. Biz de rahat rahat oturabildik.

Biraz serinlik isteyince Yeşilyurt a gittik. Yeşilyurt adı gibi yemyeşil. Çok fazla işletme mevcut. Seçenek fazla; ister yemeğinizi alıp gidin oturun biryerlerde, ister havuzlu restoranlarda leziz yiyeceklerden yiyin.

Dikkatimi çeken birşey adım başı ya fırın ya pastane var. Akşam yemeğe misafir gelecekse kişi sayısını fırına söylüyorsunuz, enfes tavanız, kağıt kebabınız... istediğiniz saatte hazır. Malzemenizi kendiniz de verebilirsiniz tavacı Seydo sizin yerinize hazırlayabilir de. Sadece yemeğin yanına bir salata, pilav yap yeter. Ayrıca fırınlara domates, biber, patlıcan közlenmesi için veriyorsunuz oh mis gibi. Güveci de unutmamak lazım. Fırından yemeğinizi alırken yağlı pideler, açık ekmekler de unutulmamalıdır. Pastanelere gelince çeşit çeşit ev yapımı kurabiyeler, pastalar, tuzlular, tatlılar... Yani akşama çaya birilerini kabul edecekseniz, çayı demle yeter. Bayıldım doğrusu ben bu işe. Küçük yerin rahatlığı sanırım bunlar.

Merkezde; daha önce şurada yazdığım şire pazarı, bakırcılar çarşısı gezip görebileceğiniz yerler.

Resimlerde kanal boyunu, yediğimiz sebzeli tavayı, bakırcılar çarşısını ve şire pazarını görebilirsiniz.






Salı, Ağustos 18, 2009

kabaklı milföy börek



Dün akşam yemeği için çayın yanına hazırladım bu börekleri. Milföyün sevmediğim tarafı soğuyunca yenmiyor. Fırından sıcak sıcak çıktığı zaman güzel zannımca. Dolapta kalan kabağı küp küp doğradım. Az zeytinyağında çevirdim. Beyaz peynir ekleyip, ardından, tuz, karabiber, kekik ve pul biber ekledim. Ateşten indirdim. Soğuyunca, önceden derin dondurucudan çıkardığım milföylere karışımı paylaştırdım. Üzerlerine yumurta sarısı sürüp, 175 derece fırında üzerleri kızarıncaya kadar pişirdim.

Cuma, Ağustos 14, 2009

AŞK




AŞK' ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde...

AŞK' ı okudum, etkilendim, beğendim. Keşke bitmeseydi dedim. Zaten bitecek cinsten değil bu kitap. Başucu kitabı denilen, açıp açıp bakacağım bir kitap. Ne iyi etmiş de Elif Şafak bu kitabı yazmış. Benden sonraki dönemlere denklemediği için kendimi şanslı sayıyorum. Mert yaşına gelince ilk bu kitabı eline tutuşturacağım okusun diye. İyiliği, güzelliği, arkadaşlığı, saflığı, adaleti, dostluğu, çeşitliliği, merhameti, şefkati, vicdanı, başka gözle bakabilmeyi, gönül gözünü, evrenselliği, Şems' i, Rumi' yi ve AŞK' ı öğrensin diye.
Teşekkürler Elif Şafak.

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Çıtır Simit




Turan güneş teki Çıtır Simit i ilk defa Banu dan duymuştum. Aslında yıllardır biliyorum. Arabayla durup çokça simit almışlığım da var. Ama arkasında oturulabilecek güzel bir mekanının olduğunu bilmiyordum. İnternet sağolsun. Pazar günü Sıdıka teyzemizle kahvaltıya gittik. Ağaçların arasında, ortada havuzu olan, çocuk parkı bulunan, çocukların ilgisini çekecek bir sürü hayvan barındıran muhteşem bir yer. Çocuklar için güzel bir mekan. 3 yıldır tesis hizmetteymiş de biz farkedememişiz. Ben rahat rahat kahvaltımı yapabildim. Mert çok eğlendi. Tavus kuşları, tavuklar, tavşanlar, keklikler, sülünler, ördekler Mert in ilgisini çekenlerden. Bir de birşeye benzetemediğim, Burcu'nun şu yazısında olan horoz vardı.

Kahvaltı çeşidi bence yeterliydi. Simitler çıtır çıtır, en sevdiğim cinsten. Servis hızlı ve temizdi. Mert hayvanların peşinde koşmaktan, parkta kaymaktan pek birşey yiyemedi ama çok çok eğlendi. Eee peşinde koşturan teyze olunca da ben de keyifle kahvaltımı yaptım. Kahvaltının sonunda babamız da aramıza katıldı. Mert e bakan teyze olunca bir de eşimle sinemaya gittik. Deymeyin keyfime yanii...

Salı, Ağustos 11, 2009

mert ten

dün sabah 7:45 de tıklayan kapıyı açtım;

anne: günaydın Aysel
Mert: annnneeee Adeli bana döndevme, ben uyuyovum
anne: ?!!!

İçeride odasında uyuyan oğlum kapıyı duymuş, anne bana Aysel i gönderme ben uyuyorum diyor ve uyumaya devam ediyor. Ben şaşkın Aysel e bakabildim sadece. Mert Paşa da 1 saat sonra uyandı.

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

Mordoğan








Mordoğan ı severim. Havası güzeldir, insanı bunaltmaz. Püfür püfür rüzgar eser her zaman. Sıcaktan terlediğimi hiç hatırlamam. Bebekle gidilecek iyi bir tatil mekanı. Geçen seneye göre bu sene daha rahattım. Mert daha büyüdüğü için mi, ben anneliğe alıştığım için mi bilmiyorum tabi. Gerçek olan şu ki Mert çocuk olmayı öğrenirken, ben de anne olmayı öğreniyorum. Oğlumla büyüyorum, hergün yeni birşeyler keşfediyoruz beraber.

Yazlık yer olur da Mert hortumu eline almaz mı! O hortumla saatlerce oynadı. Bahçe suladı. Geleni geçeni ıslattı. Çok eğlendi. Ayşenaz ablası ile anneannesinin terasını yıkadılar. Denizde kumdan kaleler yaptılar. Mert daha çok Ayşemin kalelerini bozmakla meşguldü. Bu sene kumu ağzına almadı artık çok şükür. Kum yemeden geldik yani.

Mordoğan, Karaburun'a 20 km mesafede. İnternette Karaburun' daki 7 Kardeşler i okumuştum. Hemen Karaburun a gittik. Sakızlı dondurma anlatıldığı üzere muhteşemdi. Halis sakız kullanılıyor. Kesinlikle tavsiye olunur.

Güzel sofralar, güzel sohbetler oldu. Tatil güzel şey. Bu sene eşim iş dolayısı ile bizimle olamadı. Bir yanımız eksik tatilimizi tamamladık. Dönüşte uçakta Mert yine 50000 kere anne deeedik mi diye sordu.